25 Şubat 2011 Cuma

Ya Alış Ya Terket!


Mutfağa her yemek yemek için girişimde, içecek bir şey alıp çıktığımdan anlaşılacağı gibi kafası karışık bir insanım ben. Ayrıca bardaktaki çayı yarım bırakıp, bir bardak kahve koyduğum da görülmüştür. Sıcacık kahveyi buz gibi olana kadar bekletip sonra içtiğim de..
Bu söylediklerim hayatı da nasıl yaşadığımı anlatmak için kullandığım salt metaforlar değil, bizzat hayatı nasıl yaşadığım, günlük olarak her şey değişse bile değişmeyen ritüellerimin bir kısmı; çay içmek, kahve içmek, kahveyi soğutmak vs.


Düşünüyorum, alıştıklarımız mı alışamadıklarımız mı daha zor diye. Yani benim her gün kahve içmeye alışmış olmam mı yoksa o kahveyi, yanında bir sigara yakmadan içmeye alışamamam mı daha zor. Aslında belli ki alışamamak diye bir şey yok. Alıştığını bırakmamak var. En kötü anlarımızda bize söylendiğinde iğrendiğimiz, durup düşününce hak verdiğimiz cümle gibi: "İnsan her şeye alışır".


Türkçe çok güzel bir dil. Birçok dilin mantığını üç aşağı beş yukarı kavramış ve halâ kavramaya çalışan, işi bu olan bir insan olarak söylüyorum bunu. Dilin, var olduğu ve yaşatıldığı toprakların kültüründen, insanının yapısından ayrılamaz niteliklere sahip oluşu da bir gerçek. Türkçenin nereye çekersen oraya giden bir dil olması da insanımızı yansıtıyor belli ki. 
"İnsan her şeye alışır" dendiğinde ne anlamalıyız? İnsanın başına gelen iyi, kötü her durumu bir noktadan sonra kabullenmesi ve yadırgamamasını mı yoksa insanın her şeyi alışkanlık haline getirmesini mi? Hangisi daha kötü? 


Bu cümle bir teselli cümlesi olarak çok ironik değil mi? "İnsan her şeye alışır". Yani? 
Mutsuzluğuma, acıma, öfkeme, uğradığım haksızlığa, yapılan pisliklere alışmamın insani bir şey olduğu, zaten normalinin bu olduğu çünkü insan olarak her şeye alışmamla mı yoksa aşkımı, mutluluğumu, neşemi, yoluma çıkan her güzelliği, yine insani bir tavırla alışkanlığım haline getirmemle mi avunayım?

E, her televizyonu açtığımızda gördüğümüz cinayetlere, adaletsizliğe, her türlü absürdlüğe, üçkağıtçılığa, nefret kusmalara da alışığız biz milletçe? Bu da mı insan oluşumuzun bir getirisi acaba?


Alışmayı kabul etmemek, alışmamak için direnmek ne oluşumuzla ilintili peki?


Pesimistliğime verin söylediklerimi, şu yazıdaki korkunç realistliğimi mazur görün. Normal şartlar altında sürreal yaklaşırım bu tarz şeylere. Ama işte, normal şartlar altında..
Açıklayamayacağım sebeplerden ötürü anormal şartlar içinde bunları yazıyorum.
Kaldı ki, benim bile midem bulandı bu fazla gerçekçilikten.


Ama mecburum, alıştığımız için alkışlandığımız bir toplumda, alışmamaya çalışmak bu. 
Alışmak demek susmak demek. Alışmak demek kabul etmek demek. Alışmak demek hayal kırıklığına uğramayı seçmek demek. Alışmak demek gözünü kapatmak demek. Alışınca çamura bulanmıyoruz, daha da batmıyor, yorulmuyoruz. 


Bitmedi! Bir de bunun kardeşleri var: "Her şey oluruna varır", "Zaman her şeyin ilacıdır", "Olmuşla ölmüşe çare yok" diye gidiyor liste. Her şeyi bırakalım o zaman? Alıştığımız şeyleri de sırtımıza alalım ve bekleyelim. Bakalım neler olacak? Kötü şeyler olursa da zamanla geçer, zaten olduktan sonra da yapacak bir şey yok. Nasılsa ne olursa olsun ölüm var ucunda. 


İnsanımızın her gün defalarca tekrarladığı, benimsediği cümleler bunlar.
Unutmayalım, yazalım bir kenara: alışacağız, unutacağız, kabulleneceğiz. Öyle ya da böyle yapacak bir şey yok çünkü.
Düşünsenize, meğer insanlarımız bunları bir felsefe uğruna söylüyormuş.
Meğer "değerleriyle" övünen, onlardan asla vazgeçmeyen toplumumuz nihilist miymiş? Yoksa varoluşçu mu? Raskolnikov mu yoksa Meursault mu?
Ya da aslında her şey normaldir, en başta da dediğim gibi benim kafam karışıktır.
Olsun, ne olursa olsun farketmez.
Biz her şeye alışırız.